Ben seni duvarların arkasına sakladım,
Karşıdan düz taş.
Varsın hepsi yanılsın, sevincime son yok:
Bahçem yalnız benimsin.
Bilerek değişik anlattım, seni duvar sandılar
Değilsin
Gözler üstünkörü gördü:
Bahçem yalnız benimsin.
Ben buralardan giderken
Sen de benimle gelirsin.
Bizimle biter hikâye, geride kalan yalan ses:
Bahçem yalnız benimsin.
Behçet Necatigil
benden sana, senden ona, onlardan bize / gitmek gelmek arada başka dünyalara
5.10.12
Açık
Geceleri korkulu yollara gittiniz mi
Biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
Limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
Kullanırız bir sözü ama hangi anlamda?
İnsan duyar bir yerde birdenbire uyanıp
Bir elin bir ışığı neden söndürdüğünü
Yandaki odalarda her zaman hasta vardır
Sağır duvarlarda eski inilti
Şiirlere üşenmemiz bir yerde iyidir
Hiç işittiniz miydi?
Bir top çizer havada, uzunca bir eğri
Ayağına, belki kader, geçmiş gün, bir kadının
Düşer bir karanfil.. (neyse kısa keselim)
Soğurken bir ölü, çok ince bir eli
Tutup ısıttınız mı?
Aşınmış tahtaları kim yeniler gelince
Döner azdan başımız, sonra uzar ıssız kır
Bir bizdik san sen, oysa gelir hep biri
Kurar yeni barınak kullanıp aynı taşları
Yani ne mi diyorum, çok kurak tarla
Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları.
Biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
Limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
Kullanırız bir sözü ama hangi anlamda?
İnsan duyar bir yerde birdenbire uyanıp
Bir elin bir ışığı neden söndürdüğünü
Yandaki odalarda her zaman hasta vardır
Sağır duvarlarda eski inilti
Şiirlere üşenmemiz bir yerde iyidir
Hiç işittiniz miydi?
Bir top çizer havada, uzunca bir eğri
Ayağına, belki kader, geçmiş gün, bir kadının
Düşer bir karanfil.. (neyse kısa keselim)
Soğurken bir ölü, çok ince bir eli
Tutup ısıttınız mı?
Aşınmış tahtaları kim yeniler gelince
Döner azdan başımız, sonra uzar ıssız kır
Bir bizdik san sen, oysa gelir hep biri
Kurar yeni barınak kullanıp aynı taşları
Yani ne mi diyorum, çok kurak tarla
Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları.
Behçet Necatigil
Saate Bakmak
Varsın her şey sonraya kalsın
Sonraya, en sonraya
Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
O kadar yakın kalplerimiz birbirine
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
Kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
Kapıları açarken birbirimize ağladık.
(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal, dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık, ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)
Köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
Ödemesi çok güç sigaralara
Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı
İlk defa merhaba dedi bir balıkçı
Çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
Sigarası dudağında:merhaba!
Ya peki biz ne dedik, ne dedik
Yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
Yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
Su satılan dükkanlara baktık, yüzümüz cam cam ışıdı
Ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
Köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
Su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
Şöyle yazdı:
Her şey sonraya kaldı.
Ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
Gölgesi yüreklerimizin
Öfkemiz sevgiye benziyor şimdi, sevgimiz öfkeye
Ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
Çıplak ölüler
Birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.
Bir otobüse biniyoruz, sahiden biniyor muyuz
Söyle, nerde “Göğe bakma durakları”, nerde
Birinin elinde gazete ve süt
Gazete mi, evet gazete
Bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
Paramızı veriyoruz, üstünü alıyoruz, bozuk paralar
Cebimizde nikel
Cebimizde sarılmış ölüler halinde.
Her şey bir hızlı adım olmamaya
Ama gün gibi taptaze bir umut gözlerimizde
Saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
Çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak
Yemyeşil bir su takılıyor akrebe, bir çavlan
Yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
Anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
Yaşadığımız bugün nasıl
Güzelliğimiz hangi güzellik.
Biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
Acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
Belki bir hazırlık bu başka yazlara
Yakın yazlara, uzak yazlara
Çünkü her şey eskiye kaldı, anılar bile
Her şey, ama her şey eskiye kaldı
Vakit yok bir daha yemyeşil eylül tramvaylarına.
Sonraya, en sonraya
Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
O kadar yakın kalplerimiz birbirine
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
Kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
Kapıları açarken birbirimize ağladık.
(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal, dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık, ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)
Köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
Ödemesi çok güç sigaralara
Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı
İlk defa merhaba dedi bir balıkçı
Çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
Sigarası dudağında:merhaba!
Ya peki biz ne dedik, ne dedik
Yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
Yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
Su satılan dükkanlara baktık, yüzümüz cam cam ışıdı
Ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
Köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
Su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
Şöyle yazdı:
Her şey sonraya kaldı.
Ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
Gölgesi yüreklerimizin
Öfkemiz sevgiye benziyor şimdi, sevgimiz öfkeye
Ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
Çıplak ölüler
Birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.
Bir otobüse biniyoruz, sahiden biniyor muyuz
Söyle, nerde “Göğe bakma durakları”, nerde
Birinin elinde gazete ve süt
Gazete mi, evet gazete
Bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
Paramızı veriyoruz, üstünü alıyoruz, bozuk paralar
Cebimizde nikel
Cebimizde sarılmış ölüler halinde.
Her şey bir hızlı adım olmamaya
Ama gün gibi taptaze bir umut gözlerimizde
Saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
Çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak
Yemyeşil bir su takılıyor akrebe, bir çavlan
Yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
Anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
Yaşadığımız bugün nasıl
Güzelliğimiz hangi güzellik.
Biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
Acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
Belki bir hazırlık bu başka yazlara
Yakın yazlara, uzak yazlara
Çünkü her şey eskiye kaldı, anılar bile
Her şey, ama her şey eskiye kaldı
Vakit yok bir daha yemyeşil eylül tramvaylarına.
Edip Cansever
İstanbul
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır,
Fakat içimde şarkı bitti.
Cahit Külebi
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır,
Fakat içimde şarkı bitti.
Cahit Külebi
18.4.12
Kademeli Deney
Çünkü inanç doğrular kendini
ve sana ulaşmak daha zor olmayacaktır
bir gezegenin başındaki kanlı zara inanmaktan,
veya etkileşmekten bir kuyrukluyıldızla
günberi noktasından geçen, daha zor olmayacaktır
boşluktaki kıvılcımları hesaba katmaktan; kozmolojik
doğaçlama fırlattı buraya beni, yeni bir ifade, belki,
daha yoğun, daha çetin bir varlık için,
bağlı bir örnek, kavraması kolay
imâ ettiğim kapsamdan -benim de bir değişkeni olduğum,
tutkuludur evrene ve sana karşı duruşum.
Çünkü inanmak aslında yardımcı olur yaratmaya o hakikâtleri,
aynı elektronların sadece ölçüldüklerinde var olmaları gibi,
veya utangaç insanların partilerde yalnız kalmaları,
kimseyi cezbedemeden eve dönüp daha çok utanmaları gibi;
çabuk olmadığını varsayarak başlıyorum yıpranışımızın
bir yıldız'ınkinden, aynı elektronlar gibi
yok olan bir tarafında
duvarın ve beliren diğer tarafında
hiçbir delik bırakmadan ve olmadan
arada, ruh'un ayrılışı
o kadar içe doğru bir salınım ki, dışa doğru hiçbir şey
göremez onu, meselâ göz gibi.
Çocukluk öğretilerinin hepsinde vardı cennet,
uyarılmış bir sis.
Büyüdükçe bir boşluğun beklediğini düşündüm beni.
Şimdi bırakırken ve büyütürken buluyorum kendimi
İki görüşü birden, şiddetli bir imansız gibi.
Çünkü kuşkulanmadığımız hakikâtler zorlanırlar
hissettirmekte kendilerini, aynı sadece dişilerden oluşan
on üç kamçıkuyruk kertenkele türünün
öyle şeylerin varlığına duyulan önyargıdan
keşfedilememeleri gibi,
evrenle yarı yolda buluşmamız gerek.
Hiçbir şey belirmeyecek bize, bize hiçbir şey gibi
görünenlere doğru ilerlemedikçe: inanç kademelidir.
Gökyüzü'nün yüksek katılığı herhangi bir şey
ama, batan güneş
kımıldamadı, ve eğer ölüm soyuyorsa benliği
yegâne olaydır doğadaki
olan, aynı göründüğü gibi.
Çünkü bir şeyin hakikâtine inanmak
o hakikâti beraberinde getirebilir,
ve sen utangaç olabilirsin, kertenkele veya elektron da,
tanınan sadece varlığını varsayan
ilerlemeler sayesinde, bırak tutkulu olsun benim
evrene ve sana karşı bakışım.
Alice Fulton
türkçesi: Emre Can Sarısayın
ve sana ulaşmak daha zor olmayacaktır
bir gezegenin başındaki kanlı zara inanmaktan,
veya etkileşmekten bir kuyrukluyıldızla
günberi noktasından geçen, daha zor olmayacaktır
boşluktaki kıvılcımları hesaba katmaktan; kozmolojik
doğaçlama fırlattı buraya beni, yeni bir ifade, belki,
daha yoğun, daha çetin bir varlık için,
bağlı bir örnek, kavraması kolay
imâ ettiğim kapsamdan -benim de bir değişkeni olduğum,
tutkuludur evrene ve sana karşı duruşum.
Çünkü inanmak aslında yardımcı olur yaratmaya o hakikâtleri,
aynı elektronların sadece ölçüldüklerinde var olmaları gibi,
veya utangaç insanların partilerde yalnız kalmaları,
kimseyi cezbedemeden eve dönüp daha çok utanmaları gibi;
çabuk olmadığını varsayarak başlıyorum yıpranışımızın
bir yıldız'ınkinden, aynı elektronlar gibi
yok olan bir tarafında
duvarın ve beliren diğer tarafında
hiçbir delik bırakmadan ve olmadan
arada, ruh'un ayrılışı
o kadar içe doğru bir salınım ki, dışa doğru hiçbir şey
göremez onu, meselâ göz gibi.
Çocukluk öğretilerinin hepsinde vardı cennet,
uyarılmış bir sis.
Büyüdükçe bir boşluğun beklediğini düşündüm beni.
Şimdi bırakırken ve büyütürken buluyorum kendimi
İki görüşü birden, şiddetli bir imansız gibi.
Çünkü kuşkulanmadığımız hakikâtler zorlanırlar
hissettirmekte kendilerini, aynı sadece dişilerden oluşan
on üç kamçıkuyruk kertenkele türünün
öyle şeylerin varlığına duyulan önyargıdan
keşfedilememeleri gibi,
evrenle yarı yolda buluşmamız gerek.
Hiçbir şey belirmeyecek bize, bize hiçbir şey gibi
görünenlere doğru ilerlemedikçe: inanç kademelidir.
Gökyüzü'nün yüksek katılığı herhangi bir şey
ama, batan güneş
kımıldamadı, ve eğer ölüm soyuyorsa benliği
yegâne olaydır doğadaki
olan, aynı göründüğü gibi.
Çünkü bir şeyin hakikâtine inanmak
o hakikâti beraberinde getirebilir,
ve sen utangaç olabilirsin, kertenkele veya elektron da,
tanınan sadece varlığını varsayan
ilerlemeler sayesinde, bırak tutkulu olsun benim
evrene ve sana karşı bakışım.
Alice Fulton
türkçesi: Emre Can Sarısayın
24.3.12
Cascade Experiment
Because faith creates its verification
and reaching you will be no harder than believing
in a planet's caul of plasma,
or interacting with a comet
in its perihelion passage, no harder
than considering what sparking of the vacuum, cosmological
impromptu flung me here, a paraphrase, perhaps,
for some denser, more difficult being,
a subsidiary instance, easier to grasp
than the span I foreshadow, of which I am a variable,
my stance is passional towards the universe and you.
Because faith in fact can help create those facts,
the way electrons exist only when they're measured,
or shy people stand alone at parties,
attract no one, then go home and feel more shy,
I begin by supposing our attrition's no quicker
than a star's, that like electrons
vanishing on one side
of a wall and appearing on the other
without leaving any holes or being
somewhere in between, the soul's decoupling
is an oscillation so inward nothing outward
as the eye can see it.
The childhood catechisms all had heaven,
an excitation of mist.
Grown, I thought a vacancy awaited me.
Now I find myself discarding and enlarging
both these views, an infidel of amplitude.
Because truths we don't suspect have a hard time
making themselves felt, as when thirteen species
of whiptail lizards composed entirely of females
stay undiscovered due to bias
against such things existing,
we have to meet the universe halfway.
Nothing will unfold for us unless we move toward what
looks to us like nothing: faith is a cascade.
The sky's high solid is anything
but, the sun going under hasn't
budged, and if death divests the self
it's the sole event in nature
that's exactly what it seems.
Because believing a thing's true
can bring about that truth,
and you might be the shy one, lizard or electron,
known only through advances
presuming your existence, let my glance be passional
toward the universe and you.
Alice Fulton
and reaching you will be no harder than believing
in a planet's caul of plasma,
or interacting with a comet
in its perihelion passage, no harder
than considering what sparking of the vacuum, cosmological
impromptu flung me here, a paraphrase, perhaps,
for some denser, more difficult being,
a subsidiary instance, easier to grasp
than the span I foreshadow, of which I am a variable,
my stance is passional towards the universe and you.
Because faith in fact can help create those facts,
the way electrons exist only when they're measured,
or shy people stand alone at parties,
attract no one, then go home and feel more shy,
I begin by supposing our attrition's no quicker
than a star's, that like electrons
vanishing on one side
of a wall and appearing on the other
without leaving any holes or being
somewhere in between, the soul's decoupling
is an oscillation so inward nothing outward
as the eye can see it.
The childhood catechisms all had heaven,
an excitation of mist.
Grown, I thought a vacancy awaited me.
Now I find myself discarding and enlarging
both these views, an infidel of amplitude.
Because truths we don't suspect have a hard time
making themselves felt, as when thirteen species
of whiptail lizards composed entirely of females
stay undiscovered due to bias
against such things existing,
we have to meet the universe halfway.
Nothing will unfold for us unless we move toward what
looks to us like nothing: faith is a cascade.
The sky's high solid is anything
but, the sun going under hasn't
budged, and if death divests the self
it's the sole event in nature
that's exactly what it seems.
Because believing a thing's true
can bring about that truth,
and you might be the shy one, lizard or electron,
known only through advances
presuming your existence, let my glance be passional
toward the universe and you.
Alice Fulton
Eşdeğeriyle Yan
Eşdeğeriyle yanyana yürürken
Cehennem sokağında birey olmak,
Ve en inceldikten sonra
İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.
Saat beş nalburları pencerelerden
Madeni paralar gösteriyorlar,
Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.
Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cehennem sokağında birey olmak,
Ve en inceldikten sonra
İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.
Saat beş nalburları pencerelerden
Madeni paralar gösteriyorlar,
Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.
Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)